“Dil kusurlu olursa, düşünce iyi anlatılamaz; düşünce iyi anlatılmazsa yapılması
gerekenler doğru yapılamaz; görevler gereği gibi yapılmazsa, kültür bozulur;
kültür bozulursa insanlar arasındaki değerler ortadan kalkar.”
Konfüçyüs

Genel bir değerlendirme yaptığımızda dilimiz ve kültürel değerlerimiz konusunda çok da iç açıcı durumda değiliz. Şükür ki bu durumu değiştirecek güç ve çalışmaların olduğunu görmek bizi biraz daha kamçılıyor.

  1. Ana dilinin güç kaynaklarını tanımak,
  2. Ana dilinin özelliklerini kavramak,
  3. Aile, toplum ve iş hayatında sağlıklı iletişim için anlatımın nasıl olması gerektiğini öğrenmek,
  4. Ana dilini etkili kullanma becerisini kazanmak,
  5. Yazım kuralları, anlatım özellikleri ve söyleyişle ilgili konularda hassas olmak gerekir.

Böylece ana dilinin gücüyle donanacak kişi,  İletişimde Etkili Dil Kalıplarıyla da bu noktaları göz önünde bulundurarak kendinin bile tahmin edemeyeceği potansiyel bir güce sahip olacaktır.

Dil neden önemlidir?
Konfüçyüs, bir ülkeyi yönetmek için önce o ülkenin dili üzerinde hâkimiyet kurulması gerektiğini söyler.
Dil kusurlu olursa, düşünce iyi anlatılamaz; düşünce iyi anlatılmazsa yapılması gerekenler doğru yapılamaz; görevler gereği gibi yapılmazsa, kültür bozulur; kültür bozulursa insanlar arasındaki değerler ortadan kalkar.

İşte bu nedenledir ki ana dili çok önemlidir.

Dil; konuşma, anlaşma, iletişim, düşünme, kültür oluşturma, kültürü yaşatma, kültürü aktarma için vardır. Toplum için bu kadar önemli bir alanda okuryazar kesimin, kişisel gelişimci arkadaşların ve bu ülkeye, insanlığa yön verenlerin ana dilleri konusunda duyarsız olmalarını anlamakta, güçlük çekiyorum.

Duygularımızı, düşüncelerimizi ifade etmek için çeşitli yöntemler kullanırız. Daha doğar doğmaz iletişime geçeriz. Dilin edinilmesiyle karmaşık bir yapıya dönüşen iletişim sayesinde öteki canlılardan ayrılmış oluruz.

Dilin insan yaşamındaki önemini ortaya koymak için şu tarihi gerçek bile yeterlidir.

Kutsal Roma-Germen İmparatoru II. Friedrich (1194-1250)’in farklı bir amaçla yaptığı deneme beni şaşırttığı kadar sanırım sizleri de şaşırtacaktır. Bebeklerin dünyaya ilahi bir dille gelip gelmediklerini merak eden II. Friedrich, hiç kimseyle hiçbir şey konuşmaksızın, iletişim kurmaksızın büyüyecek bebeklerin konuşma çağına geldiklerinde hangi dille konuşacaklarını öğrenmek ister. Bunun için, ülkenin değişik yörelerinden yeni doğmuş bebekleri sarayına getirtir. Dadılar, sütanneler, en iyi aşçılar ayrı ayrı odalardaki bebekleri beslemeye başlarlar. En iyi şekilde karınları doyurulur. Ancak, II. Friedrich, bebeklerle ilgilenenlerden tek bir şey ister. Bebeklere en iyi biçimde bakılacak ama kimse onlarla konuşmayacak, iletişim kurmayacaktı. Bebeklerin hiçbiri de birbirini görmeyecekti.

Bebeklerin dünyaya ilahi bir dil getirip getiremedikleri hiçbir zaman öğrenilemedi. Neden mi? Çünkü bu bebekler konuşma çağına geldiklerinde birer birer ölmüşlerdi.
Bu ürkütücü örnekle de anlayabiliriz, dilin insan hayatındaki önemi büyüktür.

İnsan hayatında bu kadar önemli olduğu görülen değerimize karşı ne kadar hassasız ve bu hassasiyetin gereklerini ne kadar yerine getiriyoruz?

Kendimizi ne kadar dilin anlatım gücüyle donatıyoruz?


Dilimizin temel özelliklerini ne kadar biliyoruz?
TDK’nın internetteki güncel sözlüğünde, sözcük hazinemiz 112.000’i geçmişken Derleme sözlüğümüzde yaklaşık 130.000 sözcüğümüz varken bir okuryazar olarak, bir kişisel gelişimci olarak, bir aydın olarak kaç kelimeyle konuşuyoruz? Daha deyimlerimizdeki, atasözlerimizdeki zenginliğin farkına varmadan acaba “Türkçe’nin kısır bir dil” olduğundan, “Türkçe işte, nereye çekersen oraya gider.” gibisinden cahilce yakınmalarda bulunmayan kaç kişiyiz?

{youtube}tJYH0Rcwedo{/youtube}

Kitaplar

Dil Zekası

Her Derse Deva Pratik
Soru Çözme Teknikleri